10 Mart 2010, Çarşamba

İclal Aydın - Ben futbolla ilgili yazı yazabilecek son kişiyim

Ben futbolla ilgili yazı yazabilecek son kişiyim... Biliyorum. Zaten derdim futbol yazmak da değil. Asla! Beşiktaş-Wolfsburg maçını stadyumda izliyordum.

Nasıl yağmur yağıyordu... Taraftar her şeye rağmen coşkusundan bir şey kaybetmemeye kararlıydı. Çarşı küçük bir iyileşme görse çağlamaya hazırdı hatta. İlk beş dakika “yoksa iyi bir maç mı?” diye heveslenirken...

23. dakikada “Ben buna dayanabileceğimi sanmıyorum” dedim. “Sesi yavaş yavaş solan taraftara yazık yahu...” Beşiktaş izleyicisinin organize tezahürat konusundaki meşhur becerisi bile işlemiyordu...

Açık tirübünde tepelerinden inen yağmura aldırmadan, moralini bozmamaya çalışarak heyecanını ayakta tutma çabasındaki taraftarı izledim bir süre. Sonra zaten maçı da bıraktım... Yeni bir yenilgi daha alan taraftarın kulüp başkanına tepkisini de...



***


Hayatımın hiçbir döneminde futbola anormal ilgi duymadım ve hiçbir takımın fanatiği de olmadım. Ama İnönü Stadyumu’nda maç izlemek için başlangıçta fanatik olmanıza gerek yok zaten. Bu başlıbaşına bir sosyal olaydır. Sizi sarar sarmalar, taraftar o dev coşkusuyla aklınızı alır. Bazen maçı bırakır onları izlersiniz. Ve gide gele buna çook alışırsınız...


***


Dediğim gibi sadece futbola değil, fanatikçe bir duyguya, bir ideolojiye, bir gruba körüne körüne bağlanma, adanma fikrine, böylelikle bir kimlik sahibi olma meselesine aklım yatmadı hiçbir zaman...

Ama bu, “aidiyet” kavramını önemsemediğim, küçümsediğim anlamına gelmesin sakın. Aksine çok koruyucu, kollayıcı bir yanı da vardır ve malumunuz cemaatlerin topumsal başarılarında bu aidiyet inancı temeldir.

Benim söz ettiğim şey abartılı taraftar olmak hali... Kendini yakmaktan bahsediyorum... Bağrını siper etmekten... Canlı bombaya dönüşmekten... Kaybetmeye tahammülsüzlüğün şiddetinden. Zaferin getirdiği kendini bilmezcesine sarhoşluk ve zalimlikten.

Bir şeye inanmayı kör gözle hayata dökmekten...

Sağduyuyu yitirmekten.


***


Dün Necati Doğru’nun Vatan’daki “Kürtleri En Çok Seven Adam” başlıklı yazısında “Kürtleri, annelerinden sonra en çok seven” şair Kemal Burkay’ın “Savaş yapmak kolaydır, zor olan barıştır” cümlesini okuduğumda bu toprağın insanının hayatta tutabileceği, tutunabileceği son kavramın “barış” olduğunu düşündüm bir kez daha...

Bazen “kaybedenlerin” fanatizminden bazen “doğduğu günden bu yana ezilmişlerin” öfkesinden beslenir savaş...

Futbolu bir savaş gibi yaşar bu yüzden benim ülkem. Siyaseti de. Trafiği de...

Gerçek bir savaşın bitirilmesine katlanamayanlar da belki bu genetik “yüksek coşkuya” dayarlar sırtlarını... Toplum içindeki duruşların kalesidir çünkü körü körüne bağlanılan takımlar, ideolojiler, inançlar...


***


İzlemekten keyif almadığım bir maçın yarısında çıkabiliyorum. Ama ülkemin gerçeğinden, hayır... Demokratik Açılım meselesinde henüz kutlanacak bir zafer yoktu... Zira ortada henüz bir sonuç yoktu. Erken çekilen halay aramızda barışın fanatiği olmadığından erken kesti sesini “taraftarların”... Yazık oldu...

Zafere sevinmek kadar hazmetmeyi, yenilgiye üzülmek kadar kabullenmeyi de bir gün öğrenir miyiz dersiniz?


Bu Sayfaya Mesaj Yazın